29 Haziran 2018 Cuma

ÖLÜM VE CİSMANİ ZARARLARDA MADDİ TAZMİNAT VE KRİTERLERİ


Ölüm ve cismani zararda maddi tazminat ve kriterlerini incelemek için önce bazı tanımlara kısaca değinmek gerekir. Bunlar; işçi, işveren, işveren vekili, alt işveren, işyeri ve iş sözleşmesi tanımlarıdır.

I- İŞÇİ


Bir iş sözleşmesine dayanarak çalışan gerçek kişiye, işçi denir. (iş K.m.2)

İşçi; hizmet akdine dayanarak çalışanlara denir. (SK.m.2)

Bu Kanun bakımından araç sahibi hariç, nakliye mukavelesine göre esas itibariyle bedeni hizmet arzı suretiyle çalışmayı veya neşir mukavelesine göre eserini naşire terk etmeyi meslek edinmiş bulunanlar ve adi şirket mukavelesine göre ortaklık payı olarak esas itibariyle fiziki veya fikri emek arzı suretiyle, bu mukavelenin aynı durumdaki herkese fiilen açık olması kaydıyla, bir işyerinde çalışanlar da işçi sayılırlar. (SK.m.2)

II- İŞVEREN


Bir iş sözleşmesine dayanarak işçi çalıştıran gerçek ve tüzel kişiye yahut tüzel kişiliği olmayan kurum ve kuruluşlara işveren denir. (iş K.m.2)

İşveren; İşçi sayılan kimseleri çalıştıran gerçek veya tüzelkişiye ve tüzelkişiliği olmayan kamu kuruluşlarına denilir. (SK.m.2)

Bir adi şirkette fiziki veya fikri emek arzı suretiyle ortak olanların dışındaki ortaklar da bu Kanun bakımından işveren sayılırlar. (SK.m.2)

III- İŞVEREN VEKİLİ


İşveren adına hareket eden ve işin, işyerinin ve işletmenin yönetiminde görev alan kimselere işveren vekili denir. İşveren vekilinin bu sıfatla işçilere karşı işlem ve yükümlülüklerinden doğrudan işveren sorumludur.

Bu Kanunda işveren için öngörülen her çeşit sorumluluk ve zorunluluklar işveren vekilleri hakkında da uygulanır. İşveren vekilliği sıfatı, işçilere tanınan hak ve yükümlülükleri ortadan kaldırmaz. (iş.K.m.2)

İşveren vekili; İşveren sayılan gerçek ve tüzelkişiler ve tüzelkişiliği olmayan kamu kuruluşları adına işletmenin bütününü sevk ve idareye yetkili olanlara denilir.
İşveren vekilleri bu Kanun bakımından işveren sayılırlar. (SK.m.2)

IV- ALT İŞVEREN


Bir işverenden, işyerinde yürüttüğü mal veya hizmet üretimine ilişkin yardımcı işlerinde veya asıl işin bir bölümünde işletmenin ve işin gereği ile teknolojik nedenlerle uzmanlık gerektiren işlerde iş alan ve bu iş için görevlendirdiği işçilerini sadece bu işyerinde aldığı işte çalıştıran diğer işveren ile iş aldığı işveren arasında kurulan ilişkiye asıl işveren-alt işveren ilişkisi denir. Bu ilişkide asıl işveren, alt işverenin işçilerine karşı o işyeri ile ilgili olarak bu Kanundan, iş sözleşmesinden veya alt işverenin taraf olduğu toplu iş sözleşmesinden doğan yükümlülüklerinden alt işveren ile birlikte sorumludur. (iş.K.m.2)

V- İŞ YERİ


İşveren tarafından mal veya hizmet üretmek amacıyla maddi olan ve olmayan unsurlar ile işçinin birlikte örgütlendiği birime işyeri denir.

İşverenin işyerinde ürettiği mal veya hizmet ile nitelik yönünden bağlılığı bulunan ve aynı yönetim altında örgütlenen yerler (işyerine bağlı yerler) ile dinlenme, çocuk emzirme, yemek, uyku, yıkanma, muayene ve bakım, beden ve mesleki eğitim ve avlu gibi diğer eklentiler ve araçlar da işyerinden sayılır.

İşyeri, işyerine bağlı yerler, eklentiler ve araçlar ile oluşturulan iş organizasyonu kapsamında bir bütündür. (iş.K.m.2)

İşyeri: İşin yapıldığı yere denilir.

İşin niteliği ve yürütümü bakımından işyerine bağlı bulunan yerlerle, dinlenme, çocuk emzirme, yemek, uyku, yıkanma, muayene ve bakım, beden veya mesleki eğitim yerleri ve avlu gibi sair eklentiler ve araçlar da işyerinden sayılır. (SK.m.2)

Bu kanunun uygulanmasında, 2. maddede belirtilen sigortalıların işlerini yaptıkları yerler "İşyeri"dir.

İşin niteliği ve yürütümü bakımından işyerine bağlı bulunan yerlerle dinlenme, çocuk emzirme, yemek, uyku, yıkanma, muayene ve bakım, beden veya meslek eğitimi yerleri, avlu ve büro gibi diğer eklentiler ve araçlar da (İşyeri) den sayılır. (SSK.m.5)

VI- İŞ SÖZLEŞMESİ


İş sözleşmesi, bir tarafın (işçi) bağımlı olarak iş görmeyi, diğer tarafın (işveren) da ücret ödemeyi üstlenmesinden oluşan sözleşmedir. İş sözleşmesi, Kanunda aksi belirtilmedikçe, özel bir şekle tabi değildir.

Süresi bir yıl ve daha fazla olan iş sözleşmelerinin yazılı şekilde yapılması zorunludur.

Bu belgeler damga vergisi ve her çeşit resim ve harçtan muaftır.

Yazılı sözleşme yapılmayan hallerde işveren işçiye en geç iki ay içinde genel ve özel çalışma koşullarını, günlük ya da haftalık çalışma süresini, temel ücreti ve varsa ücret eklerini, ücret ödeme dönemini, süresi belirli ise sözleşmenin süresini, fesih halinde tarafların uymak zorunda oldukları hükümleri gösteren yazılı bir belge vermekle yükümlüdür.

Süresi bir ayı geçmeyen belirli süreli iş sözleşmelerinde bu fıkra hükmü uygulanmaz. İş sözleşmesi iki aylık süre dolmadan sona ermiş ise, bu bilgilerin en geç sona erme tarihinde işçiye yazılı olarak verilmesi zorunludur. (iş.K.m.8)

Hizmet akdi, bir mukaveledir ki onunla işçi, muayyen veya gayri muayyen bir zamanda hizmet görmeği ve iş sahibi dahi ona bir ücret vermeği taahhüt eder.
Ücret, zaman itibariyle olmayıp yapılan işe göre verildiği takdirde dahi işçi muayyen veya gayri muayyen bir zaman için alınmış veya çalışmış oldukça, hizmet akdi yine mevcuttur; buna parça üzerine hizmet veya götürü hizmet denir.

Hizmet akdi hakkındaki hükümler, kıyasen çıraklık akdine tatbik olunur. ( BK.m.313)

Ancak bu tanımda sadece, ''hizmet'' ve ''ücret'' unsurları belirtilirken, iş kanununda yer verilen "bağımlılık" unsurundan söz edilmemektedir. Oysa, anayasa mahkemesi tarafından daha önce kabul edildiği gibi, iş sözleşmesi "iş", "ücret" ve "bağımlılık" olarak sıralanan üç unsurdan oluşmakta ve bağımlılık unsuru iş sözleşmesini konusu iş görme olan diğer sözleşmelerden ayıran bir unsur olarak kendisini göstermektedir. 

İş ve sosyal güvenlik hukuku açısından, ölüm ya da cismani zararların, iş kazası yahut meslek hastalığına dayandığını söyleyebilmek için yukarıdaki tanımları da göz önüne aldığımızda, işçinin bu durumu, iş kazası ise;

*işyerinde bulunduğu sırada,
*İşveren tarafından yürütülmekte olan iş dolayısı ile
*işveren tarafından görev ile başka bir yere gönderilmesi yüzünden asıl işini yapmaksızın geçen zamanlarda,
*çocuğuna süt vermek için ayrılan zamanlarda,
*işverence sağlanan bir taşıtla işin yapıldığı yere toplu olarak götürülüp getirilmeleri sırasında gerçekleşmeli, (SSK.m.11-A)

Meslek hastalığı ise;

İşçinin çalıştırıldığı işin niteliğine göre tekrarlanan bir sebeple veya işin yürütüm şartları yüzünden uğradığı geçici veya sürekli hastalık, sakatlık veya ruhi arıza hallerinin oluşması sonucunda gerçekleşmelidir. (SSK.m.11-B)

Bu kavramların içeriklerini daha detaylandırarak; ölüm ve cismani zararlarda maddi tazminatın kriterlerini, nasıl şekillenmesi gerektiğini anlamak da kolaylaşacaktır.

İŞ GÜVENLİĞİ


İşveren, işyerinde işçilerin sağlığını ve güvenliğini sağlamak için gerekli olanı yapmak, elverişli şartları sağlamak ve araçları noksansız bulundurmakla yükümlü olduğu gibi, makinelerin kullanılmasından doğacak tehlikelerden ve bu hususta önceden alınabilecek tedbirlerden işçileri uygun bir şekilde haberdar etmek zorundadır.

İşverenler, işyerinde alınan iş sağlığı ve güvenliği önlemlerine uyulup uyulmadığını denetlemek, işçileri karşı karşıya bulundukları mesleki riskler, alınması gerekli tedbirler, yasal hak ve sorumlulukları konusunda bilgilendirmek, gerekli iş sağlığı ve güvenliği eğitimini vermek zorundadırlar. Yapılacak eğitimin usul ve esasları Çalışma-Sosyal Güvenlik Bakanlığınca çıkarılacak yönetmelikle düzenlenir. İşverenler, işyerlerinde meydana gelen iş kazasını ve tespit edilecek meslek hastalığını en geç iki iş günü içinde yazı ile ilgili bölge müdürlüğüne bildirmek zorundadırlar.İş sağlığı ve güvenliğine ilişkin tüzük ve yönetmeliklerde yer alan hükümler işyerindeki çıraklara ve stajyerlere de uygulanır. (iş.K.m77) Buna karşın işçiler de, iş sağlığı ve güvenliği hakkındaki usul ve şartlara uymakla yükümlü tutulmuşlardır.

Borçlar kanununda haksız fiil sonucu uğranılan zararın tazmini için bazı esaslar öngörülmüştür. Bunlardan biri zarara uğrayanın, zarar verenin sorumluluk şartlarının oluştuğunu ispat külfetinin olmamasıdır. Bunun gibi, işçinin iş kazası veya meslek hastalığında işveren ile aralarında hizmet akdi ilişkisi bulunmasına rağmen sadece kendi kusursuzluğunu ve maddi olayı kanıtlamak zorunda tutulmasıdır. Öte yandan, sözleşme ilişkisinde faiz başlangıcı için işverenin temerrüde düşürülmesi gerekirken, iş kazasının olduğu veya meslek hastalığının belirlendiği tarihte faiz işlemeye başlar.

Ayrıca tazminat BK.m.43 gereğince belirlenecektir. İşveren işyerinde gerekli tedbirleri almaması sonucu işçilerin uğradığı iş kazaları ve yakalandıkları meslek hastalıklarından sorumludur. Açıklanan bu sebeplerle ölüm, yaralanma ve meslek hastalıkları dolayısıyla zarara uğrayan kişiler veya mirasçıları, işverenden maddi tazminat isteyebilirler.

İşveren istihdam eden sıfatıyla diğer işçilerinin kusuru ile işçisinin uğradığı iş kazası sonucu ölüm ve maluliyetten sorumludur. İşçinin ve diğer işçilerin kusuru olmaksızın, işverenin de gerekli tüm tedbirleri aldığı halde meydana gelen iş kazasında, sosyal düşünceden kaynaklanan ve 7.3.1957 gün ve 1/3 sayılı Yargıtay İçtihadı Birleştirme kararıyla belirlenen tehlike "risk" sorumluluğu ilkesine göre işveren hakkaniyete uygun bir tazminatla sorumlu tutulur.

Kural olarak işçinin uğradığı maddi zararın Sosyal Sigortalar Kurumunca karşılanması gerekir. Bu nedenle işveren ancak işçi veya yakınlarının SSK'ca karşılanmayan zararlarını ödemek zorundadır.

Bunun yanında, iş kazası ve meslek hastalığından dolayı zarara uğrayan işçi veya yakınları, işveren ve diğer sorumlulardan manevi tazminat isteyebilir.

Sadece iş sağlığı ve güvenliği tedbirlerinin alınmasının her zaman iş kazaları ve meslek hastalıklarını önlemekte yeterli olmadığı gerçeği karşısında işçi sağlığı ve iş güvenliği tüzüğünün değişik hükümlerinde yer aldığı ve uygulamada yargısal içtihat tarafından kabul edildiği şekilde, işverenlere denetim ve eğitim görevleri de yüklenmektedir. İşverenler, işyerlerinde alınan iş sağlığı ve güvenliği tedbirlerine işçiler tarafından uyulup uyulmadığını sürekli denetleyeceklerdir. Örneğin koruyucu malzemeyi bulundurmakla yetinemeyecekler, denetim sonucu bunların kullanılmasını da sağlayacaklar, kullanmayanlara disiplin cezası uygulayabileceklerdir.

Sosyolojik bir gerçek olarak işçilerin bir bölümünün de alınan tedbirlere uymakta ihmal gösterdikleri görülmektedir. Bunun sebebi geniş ölçüde işçilerin iş sağlığı ve güvenliği konusunda yeteri kadar eğitilmemiş ve bilinçlendirilmemiş olmalarıdır. Kanunla işverenlere işçileri mesleki riskler, alınması gerekli tedbirler konusunda gerekli eğitimi verme görevi getirilmiş, eğitimin usul ve esaslarını düzenlemek üzere bir yönetmeliğin çıkarılması öngörülmüştür.Ayrıca işçilerin bilgi edinme hakkı çerçevesinde gerek belirtilen konularda gerekse iş sağlığı ve güvenliği ile ilgili tüm hak ve sorumlulukları için bilgilendirmeleri görevi işverenlere yüklenmiştir.

İşyerlerinde iş kazası ve meslek hastalığı risklerine işçiler kadar, çıraklar ve stajyerler de maruzdurlar. Bu sebeple konuya ilişkin Avrupa Birliği Yönergesi'nde de yer aldığı şekilde, iş sağlığı ve güvenliği mevzuatı kurallarından çırakların ve stajyerlerin de aynen işçiler gibi yararlanması sağlanmıştır.

I- İŞVERENİN HUKUKİ SORUMLULUĞU


İşçinin işverene zarar verebilecek her türlü davranıştan kaçınması sadakat borcunun, işverenin işyerinde işçilerin sağlığını ve iş güvenliğini sağlaması ise, işçiyi gözetme borcunun bir sonucudur.

Yeterli güvenlik önlemlerinin alınmaması sonucu, işçinin ölmesi, sakatlığa uğraması veya meslek hastalığına tutulması halinde, genel hükümler yolu ile işverene hukuki sorumluluk yükletilebilir, kendisinden maddi ve manevi zararların giderilmesi istenebilir.

İş Kanunu'nun 80.maddesi "Bu Kanuna göre sanayiden sayılan, devamlı olarak en az elli işçi çalıştıran ve altı aydan fazla sürekli işlerin yapıldığı işyerlerinde her işveren bir iş sağlığı ve güvenliği kurulu kurmakla yükümlüdür.

İşverenler iş sağlığı ve güvenliği kurullarınca iş sağlığı ve güvenliği mevzuatına uygun olarak verilen kararları uygulamakla yükümlüdürler.

İş sağlığı ve güvenliği kurullarının oluşumu, çalışma yöntemleri, ödev, yetki ve yükümlülükleri Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığınca hazırlanacak bir yönetmelikte gösterilir."

Yeni İş Kanununun 77. maddesi gerekçesinden.

81.maddesi "Devamlı olarak en az elli işçi çalıştıran işverenler, Sosyal Sigortalar Kurumunca sağlanan tedavi hizmetleri dışında kalan, işçilerin sağlık durumunun ve alınması gereken iş sağlığı ve güvenliği önlemlerinin sağlanması, ilk yardım ve acil tedavi ile koruyucu sağlık hizmetlerini yürütmek üzere işyerindeki işçi sayısına ve işin tehlike derecesine göre bir veya daha fazla işyeri hekimi çalıştırmak ve bir işyeri sağlık birimi oluşturmakla yükümlüdür.

İşyeri hekimlerinin nitelikleri, sayısı, işe alınmaları, görev, yetki ve sorumlulukları, eğitimleri, çalışma şartları, görevlerini nasıl yürütecekleri ile işyeri sağlık birimleri, Sağlık Bakanlığı ve Türk Tabipleri Birliğinin görüşü alınarak Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı tarafından çıkarılacak bir yönetmelikte düzenlenir."

82.maddesi "Bu Kanuna göre sanayiden sayılan, devamlı olarak en az elli işçi çalıştıran ve altı aydan fazla sürekli işlerin yapıldığı işyerlerinde işverenler, işyerinin iş güvenliği önlemlerinin sağlanması, iş kazalarının ve meslek hastalıklarının önlenmesi için alınacak önlemlerin belirlenmesi ve uygulanmasının izlenmesi hizmetlerini yürütmek üzere işyerindeki işçi sayısına, işyerinin niteliğine ve tehlikelilik derecesine göre bir veya daha fazla mühendis veya teknik elemanı görevlendirmekle yükümlüdürler.

İş güvenliği ile görevli mühendis veya teknik elemanların nitelikleri, sayısı, görev, yetki ve sorumlulukları, eğitimleri, çalışma şartları, görevlerini nasıl yürütecekleri, Türk Mühendis ve Mimar Odaları Birliğinin görüşü alınarak Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığınca çıkarılacak bir yönetmelikle düzenlenir." demektedir.

Bu madde hükümlerine aykırılıklarda, işveren için yine hukuki sorumluluk doğuracağı gibi işçiler içinde işverene karşı bazı haklarını doğurmaktadır.

İş kanunu 83.madde de "İşyerinde iş sağlığı ve güvenliği açısından işçinin sağlığını bozacak veya vücut bütünlüğünü tehlikeye sokacak yakın, acil ve hayati bir tehlike ile karşı karşıya kalan işçi, iş sağlığı ve güvenliği kuruluna başvurarak durumun tespit edilmesini ve gerekli tedbirlerin alınmasına karar verilmesini talep edebilir. Kurul aynı gün acilen toplanarak kararını verir ve durumu tutanakla tespit eder. Karar işçiye yazılı olarak bildirilir.

İş sağlığı ve güvenliği kurulunun bulunmadığı işyerlerinde talep, işveren veya işveren vekiline yapılır. İşçi tespitin yapılmasını ve durumun yazılı olarak kendisine bildirilmesini isteyebilir. İşveren veya vekili yazılı cevap vermek zorundadır.

Kurulun işçinin talebi yönünde karar vermesi halinde işçi, gerekli iş sağlığı ve güvenliği tedbiri alınıncaya kadar çalışmaktan kaçınabilir.

İşçinin çalışmaktan kaçındığı dönem içinde ücreti ve diğer hakları saklıdır.

İş sağlığı ve güvenliği kurulunun kararına ve işçinin talebine rağmen gerekli tedbirin alınmadığı işyerlerinde işçiler altı iş günü içinde, bu Kanunun 24 üncü maddesinin (I) numaralı bendine uygun olarak belirli veya belirsiz süreli hizmet akitlerini derhal feshedebilir.
Bu Kanunun 79 uncu maddesine göre işyerinde işin durdurulması veya işyerinin kapatılması halinde bu madde hükümleri uygulanmaz."

Bu hükümlere uygun hareket etmek için İş Kanununun 80.maddesi şartlarının gerçekleşmesi lazımdır.

İşverenin tazmin borcunun hukuki temeli önceleri "haksız fiil" sorumluluğu olarak kabul edilirken, B.K.m.332' ye 29.6.1956 tarih ve 6763 sayılı kanun ile eklenen ikinci fıkrada, akde aykırı hareketten doğan tazminat davaları hakkındaki hükümlerin uygulanacağı kuralı sebebiyle, iş kazaları ve meslek hastalıklarına ilişkin davalar 10 yıllık zamanaşımına tabi kılınmışlardır. " (Ek fıkra: 29/06/1956 - 6763/41 md.) İş sahibinin yukarıdaki fıkra hükmüne aykırı hareketi neticesinde işçinin ölmesi halinde onun yardımından mahrum kalanların bu yüzden uğradıkları zararlara karşı isteyebilecekleri tazminat dahi akde aykırı hareketten doğan tazminat davaları hakkındaki hükümlere tabi olur." (B.K.m.332/ek fıkrası)

Diğer taraftan, işçiyi korumaya yönelik sosyal akımlar, adalet ve hakkaniyet duygularını öne alan çözümler, özellikle İsviçre'de "ağırlaştırılmış objektif sorumluluk" olarak özel kanunlarla getirilmiş sorumluluk türü, Fransa'da savunulan "risk teorisi"nin de etkisiyle "tehlike sorumluluğu" adı altında Türkiye'de uygulanır olmuştur. Genellikle kusur bilirkişisi raporlarında işverenin kusur oranı %70 ve daha yüksek tespit edilmektedir.

Bu durum bir çok işvereni zor durumda bırakmaktadır. İşçilerin mağduriyetini korumak adına işverenlerin üzerine fazla yük bindirilmektedir. Yargıtay SSK'nın yaptığı ödemelerin dışında karşılanamayan kısım için hakkaniyete uygun bir tazminatın ödenmesini öngörse de, işverenin yada üçüncü kişilerin kusuru olması halinde, kusurları oranında SSK yaptığı ödemeleri bu kişilere rücu etmektedir. Zamanımızın koşullarında işçilerde artık kanunları özellikle de tazminat hukukuna ilişkin hükümleri işveren aleyhine kötüniyetli olarak kullanmaya başlamıştır. Yargıtay’ın işçi lehine kararlar vermeyi bırakıp, hakkaniyete uygun kararlar vermesi gerekmektedir. B.K.m.55' e dayalı kusursuz sorumluluk hükmünün çok katı uygulanması yanlıştır. Zira oluşan haksız fiille alakası olmayan işverenler, hakkaniyet gözetilmeden sırf bu hükme dayanılarak tazminat ödemeye mahkum edilmektedir. Bu gibi kusursuzluk hallerinde devletin oluşturması gereken bir kaynaktan mağdurlara ödeme yapılması daha uygundur. İşvereni haksız olarak bu yükle sorumlu tutmak adalet ve hakkaniyet unsurlarına uymamaktadır.

B.K.m.332 " İş sahibi, akdin hususi halleri ve işin mahiyeti noktasından hakkaniyet dairesinde kendisinden istenilebileceği derecede çalışmak dolayısı ile maruz kaldığı tehlikelere karşı icap eden tedbirleri ittihaza ve münasip ve sıhhi çalışma mahalleri ile, işçi birlikte ikamet etmekte ise sıhhi yatacak bir yer tedarikine mecburdur."

Buradaki "hakkaniyet" ibaresi, işverenin sorumluluğunun dayandığı hukuki esası değil, işveren tarafından alınması gereken iş güvenliği tedbirlerinin ölçüsünü ifade etmektedir.
Bu nedenle hukukumuzda işverenin kusursuz sorumluluğunun kabulünü gerektirecek bir yasal düzenleme olarak B.K.m.332' ye dayanılamaz.

II- İŞ KAZASI


Borçlar hukuku anlamında kaza, borçlunun kusuruna dayanmayan, dıştan gelen, öngörülemeyen ve kaçınılmaz bir olay olduğundan borçluyu borcundan kurtarmaktadır. İş Hukukunda ise, işçinin işverenin otoritesi altında bulunduğu sırada ya iş görülürken ya da gördüğü iş dolayısıyla, dış sebeple ve aniden meydana gelen bir olay sonucu uğradığı bir kaza, "iş kazası" olarak nitelendirilebilir.

506 sayılı Sosyal Sigortalar Kanununun 11/A maddesinde "İş kazası, aşağıdaki hal ve durumlardan birinde meydana gelen ve sigortalıyı hemen veya sonradan bedence veya ruhça arızaya uğratan olaydır" denildikten sonra, sigortalının işyerinde ya da gördüğü işin yürütümü dolayısıyla yahut gösterilen diğer sebeplerle yukarıda belirtilen şekilde zarar görmesi yeterli bulunmuştur. İş ve Sosyal Güvenlik Hukukunun bu iki kolu arasında iş kazası tanımları farklı olup, sigorta yönünden sorumluluk işvereninkine göre daha geniş tutulmuştur.

İş kazasından bahsedebilmek için, işçinin, vücut bütünlüğü zarara uğramış ya da ölmüş olması gerekir. Vücut bütünlüğünün zarara uğramasından kasıt, "beden" ve "ruh" bütünlüğüdür.

Öte yandan, vücudun herhangi bir yerinde meydana gelen kırık, çıkık, kopma, yanma, ezilme, mekanik bir müdahale sonucu oluşan hasarlar, estetik ve güzellik kaybı, ruhsal hastalıklar-bozukluklar, tik sahibi olma, el-ayak titremesi, cinsel iktidarın, koklama, görme, işitme gibi duyuların azalması ya da kaybolması da vücut bütünlüğünün ihlali kabul edilmektedir.Ayrıca ölüm dediğimiz, işçinin vücut ve ruh bütünlüğünün tamamıyla sona ermesi de iş kazası sonucu olabilecek hallerdendir.İş gücünde kayıp ya da malüllük derecesi gerektirmeyen olaylarda da efor kaybı durumu iş kazası saymaya ve hakkaniyete uygun tazmini de yapmaya engel görülmemektedir.

"İstenilmeyen olay" iş kazası kabul edilir. Eğer dıştan gelen bu harici olay ve sonuçları, işçi tarafından istenilerek yapılmışsa, olay işyerinde ve çalışırken de olsa iş kazası sayılmaz.
Sosyal Sigortalar Kanununu 110.maddesinde "Kasti bir hareketi yüzünden iş kazasına uğrayan, meslek hastalığına tutulan veya hastalanan sigortalıya geçici iş göremezlik ödeneği ve sürekli iş göremezlik geliri verilmez. Sigortalıya yalnız gerekli sağlık yardımları yapılır." demektedir. Sorumluluk Hukuku açısından da, mağdurun kusuru, sorumluluğu ortandan kaldıran ve ya tazminatı azaltan bir sebep olarak belirtilmektedir.


İş kazası işçinin vücut bütünlüğüne, "dışarıdan gelen harici bir etken" sonucu olmalıdır. İşçinin daha önce olan hastalığının normal çalışması sırasında nüksederek zarara sebebiyet vermesi iş kazası sayılmamalıdır. Ancak bu görüşün aksine, var olan bu hastalığın nüksetmesine, işçinin işyerinde ya da işin yürütümünde bulunduğu ortamın yükümlülüklerini yerine getirmesi sebep olduğundan iş kazası sayılmalıdır görüşü de mevcuttur. Örneğin; verem hastalığına tutulmuş işçide, basit bir iş veya bir hareket, gayret göstermesinde akciğer kanaması olabilir.Ancak bu kanamanın gerçek sebebi, iş, hareket veya gayret değil, vücutta önceden mevcut bulunan hastalık halidir. Bu haller sadece, var olan marazı dışarıya yansıtabilir.Tabi zararın mesleki zarar olduğunun açıkça anlaşılması halinde, harici etkenin olup olmamasının bir önemi yoktur,zarar meslek hastalığı kaynaklıdır.

Harici sebepler; mekanik, vurma, çarpma, itme, kayma olabileceği gibi, sıcak, soğuk şeklinde ısı kaynaklı da olabilir. Zehirli,bulaşıcı mahiyetteki harici sebeplere bakteri,hayvani ve kimyevi zehirleri örnek gösterebiliriz. Elektrik akımı, yıldırım dahi harici bir sebeptir.

İş kazası diyebilmemiz için, ani bir olay ve ya çok kısa bir süre içerisinde olay meydana gelmelidir. Başlangıç ve sonu sabit olan tek, bir defalık oluş ani sayıldığından, bunun dışındaki durumlar iş kazası kabul edilemez.

İşçinin geçirmiş olduğu her kaza iş kazası sayılmaz. İş kazasının kabul edilebilmesi için, kaza ile görülen iş arasında illiyet ve otorite ilişkisi bulunmalıdır. Bu nedenle işçilerin işyerine işverence toplu olarak getirilip götürülmeleri sırasında oluşan trafik kazaları da "iş kazası" olarak kabul edilmiştir.

III- İŞ KAZASINDA İLLİYET BAĞI


Kusura dayanan sorumluluk ilkesi, teknolojik gelişmeler karşısında yetersiz kaldığından, işverenin kusursuz sorumluluğu geliştirilmiştir. Ancak, zararlandırıcı olayın iş kazsı olması, işverenin sorumluluğu için gerekli şart ise de, yeterli şart değildir. İşverenin sorumlu tutulabilmesi için, işin yürütümü ile olay arasında uygun illiyet bağının kurulabilmesi gereklidir.

Bu bakımdan işçi, işverenin emir ve talimatı altında bulunduğu sırada bir kazaya uğramışsa, illiyet bağı gerçekleşmiş kabul edilir. İşçinin, işverenin emir ve talimatı altında bulunması, kendisine yüklenilen işi yapması veya yapmaya hazır olarak beklemesi halleridir.İlliyet bağı bu unsurlar gözetilerek kurulmalıdır.

Örneğin;

İşvereninin talimatı üzerine iş yerine gelen işçinin,orada işverenini beklerken geçirdiği zaman esnasında,işyerine yakın bir parkta otururken başına gelen kaza iş kazasıdır,zira uygun illiyet bağı vardır. Ancak bu bekleme süresi içinde herhangi bir arkadaşını ziyaret etmek için başka bir semte giderken başına gelen kaza iş kazası olarak nitelendirilemez, zira, artık işçi kendi iradesi ile hareket ederek, işverenin hakimiyet ve otoritesinin dışına çıkmıştır.
Uygun illiyet bağının, tehlike sorumluluğunun söz konusu olduğu hallerde, işverenin davranışı ile zararlandırıcı sonuç arasında bulunan bağ, kesilmemiş olmalıdır. Üçüncü kişinin kastı veya taksirli de olsa yüzde yüz kusurunun olması illiyet bağını keser. Dolayısıyla işvereni böyle bir iş kazasından sorumlu tutma imkanı yoktur.
İşine giderken yolun karşısına geçmek isteyen işçinin uğradığı trafik kazası, Sosyal Sigortalar Kanununun 11/A maddesinde sayılan hallerden olmadığı gibi, olayla iş arasında uygun illiyet bağıda yoktur. Bu da olayı iş kazası olmaktan çıkarır.

IV- MESLEK HASTALIĞI


Meslek hastalığı "tedrici" (aşamalı) olarak gerçekleştiğinden iş kazasından bu yönüyle ayrılır. 506 sayılı Sosyal Sigortalar Kanununun 11/B maddesinde "Meslek hastalığı, sigortalının çalıştırıldığı işin niteliğine göre tekrarlanan bir sebeple veya işin yürütüm şartları yüzünden uğradığı geçici veya sürekli hastalık, sakatlık veya ruhi arıza halleridir." der.

Meslek hastalığını doğuran harici sebebin, birden fazla olarak yapılan işe de bağlı şekilde meydana gelmesi, vücuda yavaş yavaş etkide bulunması gerekir, bu da işçinin vücut bütünlüğünü ihlal etmelidir. Örneğin; pnömokonyoz (kömür ocaklarında çalışan işçilerde görülür), akciğerlerde ve solunum yollarında tahribat yapar, bu, işçide öksürük, nefes darlığı, zayıflık, iştahsızlık ve halsizlik oluşturur. Bir meslek hastalığı olan pnömokonyozun en son aşamasında da işçi ölmektedir.

Meslek hastalıkları sadece vücudun fiziki bütünlüğünde değil,ruh ve sinir bütünlüğünde de arazlar meydana getirmektedir. Örneğin; deniz adamları arasında görülen açık denizlerde intihar olayları, meslekten kaynaklanan ruhsal çöküntü sonucu oluştuğundan bu da bir meslek hastalığı olarak kabul edilmektedir.

Ölüm sebebinin, Sosyal Sigortalar Sağlık İşlemleri Tüzüğü hükümleri göz önünde tutularak resmi bir sağlık kuruluşunca tespit edilmesi gerekir. Sağlık İşlemleri Tüzüğünde hangi hastalıkların işyeri şartlarından kaynaklandığı gösterilmiştir ve bunlar meslek hastalığı olarak yer almaktadır. Bu tüzüğe ekli listede yer almayan herhangi bir hastalığın meslek hastalığı sayılabilmesi için işyeri şartlarından doğduğunun kesin olarak tespiti gerekir.

Bu konuda 506 sayılı kanunun 11/B maddesinin 2. cümlesi "Bu kanuna göre tespit edilmiş olan hastalıklar listesi dışında herhangi bir hastalığın meslek hastalığı sayılıp sayılmaması üzerinde çıkabilecek uyuşmazlıklar, Sosyal Sigorta Yüksek Sağlık Kurulunca karara bağlanır." demektedir.

V- MESLEK HASTALIĞINDA İLLİYET BAĞI


Bir hastalığın, meslek hastalığı olarak nitelendirilebilmesi için, bu hastalık ile görülen iş arasında uygun illiyet bağı bulunmalıdır. Meslek hastalığı ile görülen iş arasındaki illiyet bağı, işçinin zararlı mikroba maruz kalma süresine "yükümlülük süresi"ne göre belirlenir. Meslek hastalıklarını gösteren listede yükümlülük süresi gösterilmektedir. Bunun için işçinin o iş yerinde çalıştığı süre ile daha önce çalıştığı işyerlerinin durumu araştırılıp sonucuna göre hangi işverenin işyerinde meslek hastalığına yakalandığının tespiti gerekir.

VI- KUSURUN BELİRLENMESİ


İş kazası veya meslek hastalığının oluşumunda işverenin sorumlu olması için kusurlu olduğunun belirlenmesi gerekir. Her ne kadar işverenin, işçi veya hak sahiplerinin sigortaca karşılanmayan zararlarından hiçbir kusuru olmasa ve olay kaçınılmaz bulunsa da sorumlu olacağı görüşü (risk nazariyesi) Yargıtay'ca kabul edilmiş ise de,bu durumda işvereni kusurlu olduğu durumlardaki gibi zararın tamamından sorumlu tutmanın hak ve nesafet kurallarına da aykırı olacağından B.K.m.43 e göre, hakimin tazminatı indirebileceği benimsenmiştir.

Uygulamada işçilerin girmelerinin yasak olduğu yerlerde gerçekleşen kazada ölen işçinin de "müterafik" kusurlu olduğu kabul edilmelidir. işyerinde İşçi Sağlığı ve Güvenliği Tüzüğü hükümleri uyarınca olması gerekenden daha fazla gürültülü işyerinde, işçinin işitme gücünün %18 oranında yitirmesinde işverenin bütünüyle kusurlu olduğu iddiası karşısında, gürültüden korunmak için işçinin üzerine düşen görevi yapıp yapmadığının da incelenmesi gerekeceği kabul edilmektedir.

Ayrıca işverenin,işçilerine olabildiğince rahat ve güvenli çalışma ortamı oluşturmakla yükümlü olduğundan objektif sorumluluğu en son teknoloji gereği koruyucusu olan makine ve tezgahları bulundurması yeterli sayılmaz. Bu nedenle işverenin tedbir alması yetmemekte; bu tedbirlere işçilerin uyduğunun da denetlenmesi gerekmektedir. Bu hususu işveren ispatlamadıkça kusurlu sayılmaktadır.

Dolayısıyla,öncelikle olayın iş kazası veya meslek hastalığı olup olmadığı tespit edilmeli ve buna bağlı olarak da kusur oranları belirlenmelidir.Bu işlemleri de Sosyal Sigortalar Kurumu yapacaktır.
  

GENEL OLARAK MADDİ TAZMİNAT


İşverenin işçi sağlığı ve iş güvenliği kurallarına aykırı davranışı yüzünden zarar gören işçi veya hak sahipleri maddi tazminat davası açmaktadırlar. Bu davalar, "Sosyal Sigortalar Kanunu hükümlerince sağlanan haklar dışında kalan zararların ödetilmesi ilkesine" dayandırılmaktadır. O halde öncelikle davacının iş kazası sigortasından kendisine gelir bağlanmasını istemesi, sonuç alınamazsa Sosyal Sigortalar Kurumuna karşı dava açması ve mahkemenin de o davanın sonucunu beklemesi lazımdır.

Maddi tazminat davasında amaç,asla zenginleşmek olmamalıdır,Yargıtay'da kararlarında zenginleşmek amacıyla değil,hak ve nesafet kurallarına uygun olarak zararın giderilmesi için maddi tazminata hükmedildiğini şu ifadeyle belirtmiştir: "Bu tür davalarda sonuca gidilirken, hukuk ilke ve esasları yanında, tarafların sosyal ve ekonomik koşulları birlikte değerlendirilmeli, maddi tazminatın zenginleştirme aracı olmadığı ve özendirici nitelik göstermemesi gereği gözardı edilmemeli, maddi tazminatın bir tarafın zararını karşılarken diğer tarafın ekonomik ve ticari hayattan silinmesini gerektirecek boyutlara ulaşması önlenmelidir." yine bir başka kararında;

"Haksız zenginleşmeyi ve mükerrer ödemeyi önlemek için, öncelikle hak sahiplerine SSK tarafından iş kazası nedeniyle gelir bağlanıp bağlanmadığının araştırılması, bağlanmış ise belirlenen tazminattan düşülmesi, bağlanmamış ise hak sahibine, Sosyal Sigortalar Kurumunu davaya dahil etmesi için önel verilmelidir." demektedir.

İşveren ve işçi arasındaki hukuki ilişkiye dayalı olarak meydana gelen iş kazası yada meslek hastalıklarında, ölüm yada cismani zararla sonuçlanan olaylara dayanarak,işçi ve ya hak sahibi kişilerin maddi tazminat taleplerinin dayandığı kriterler bulunmaktadır. Bu kriterlerden başlıcaları ;

1- Talep işçi yada hak sahibi tarafından, destekten yoksun kalanlar tarafından yapılmalıdır.
2- Durumun iş kazası yada meslek hastalığından kaynaklandığına dair ve giderilmesi gereken bir zarar oluşmalıdır.
3- Zamanaşımı süresi içinde talepte bulunulmalıdır, ki 10 yıllık zamanaşımı mevcuttur.

I- ÖLÜM VE CİSMANİ ZARARLARDA MADDİ TAZMİNAT


İşverenin gözetme borcuna aykırı davranması sonucu işçinin uğradığı cismani zararların tazmini kendisinden istenebilir. İş kazası ve meslek hastalığından doğan tazminat davalarını zarara uğrayan işçi; işçi ölmüşse, onun desteğinden yoksun kalanlar zararlarının tazminini işveren ve zarara sebep olanlardan isteyebilirler.

Destekten yoksun kalanlar, kanuni hak sahipleri değil, ölen işçinin sürekli ve düzenli olarak yardım ettiği kişiler olarak anlaşılmalıdır. Yargıtay bu konuda, nikahsız yaşanan eşi de destekten yoksun kalan kişi olduğu görüşünü sunmuştur.

a) Maddi Tazminatta Cismani Zararların Hesaplanmasındaki Unsurlar


* Kişinin zarar süresidir. Bu sürenin belirlenmesinde kazaya veya meslek hastalığına uğrayanın, kaza veya meslek hastalığı itibariyle yaşı belirlenmekte, bu yaşa isabet eden bakiye muhtemel ömür tespit edilmektedir.

* Meslekten kazanma gücünden kayıp oranıdır. Meslekte kazanma gücünde kayba uğrayan, kayıp oranı kadar tam sağlam olan emsallerine göre daha fazla "efor" sarf edecek, dolayısıyla daha fazla efor sarf ederek çalışma hayatını sürdürmek zorunda kalacaktır.

* Kazalının elde ettiği ücrettir. Ücret, İş Yasasının 26.maddesinde öngörülen geniş anlamda ücrettir. Kazalının çıplak ücreti dışında, ücret eklentilerinden yararlanması halinde, işyerinde çalışma kazadan sonra da sürdürülüyorsa, ayrılış tarihine kadar çıplak ücret, ayrılış tarihinden sonrası için eklentileri ile ücret göz önünde tutulmakta, hesap raporu düzenlendiği tarihte kazalı çalışmasını sürdürmekte ise yukarıdaki esas, hesap raporu tarihi itibarıyla uygulanmaktadır. Zarar hesabında ücret, netleştirilmiş ücrettir.

b) Maddi Tazminatta Ölüm Halinde Destekten Yoksunluk Zararlarının


Hesaplanmasındaki Unsurlar

* Hak sahiplerinin destek göreceği süreler, ölen ve hak sahiplerinin yaşları,tespit edilen bakiye ömür süreleridir. Bu bağlamda destek görenin bakiye ömrü, destek verenin bakiye ömründen uzunsa onun destek süresi, ölenin bakiye ömrüyle sınırlı olmaktadır.
* Ölenin ücreti, cismani zarar hesabındaki unsur gibidir.

* Ölenin gelirinin kendisi ve hak sahipleri arasındaki paylaşımıdır. Hak sahipleri eş, çocuklar ve şartları varsa anne, babadır. Ayrıca devamlı olarak birlikte yaşadığı nikahsız kadın da hak sahibi kavramı içinde yer almaktadır. Bu açıdan paylaştırma, ölenin ücretinin 100 birim olarak alınması suretiyle yapıldığı gibi, 506 sayılı yasanın 23.maddesindeki %70 in paylaştırılması o yasanın sigorta matematiği esasları ile sınırlıdır. Bunun ölüm halinde destekten yoksunluk zararlarının hesaplanmasında uygulanması ölenin gelirinin bir bölümünün hiç değerlendirilmemesi sonucunu doğurmaktadır. Mesela eş nazara alınırsa, %100'ün %50'si ile %70 'in %50'si arasında eş aleyhine destek payının azalması sonucu ortaya çıkmaktadır.

II-MADDİ TAZMİNAT HESABI


İşçinin vücut bütünlüğünün ihlali halinde, B.K.m.46/1'e göre masraflar, çalışma iktidarının kısmen veya tamamen kaybından doğan zararlar ve ekonomik geleceğinin sarsılmasından doğan zararların tazmini gerekir. Tedavi giderlerinin de karşılanması tazminatın içerisinde nitelendirilmelidir.

İş kazası davalarında olay tarihi ile hüküm tarihi arasındaki sürede meydana gelen zararın somut olarak gerçekleşmesi, hüküm tarihinden sonraki geleceğe yönelik devre zararının ise varsayımlara dayanması, tazminat hesabının bu iki dönem için ayrı ayrı yapılmasını zorunlu kılar.

İşçinin veya ölümü halinde desteğinden yoksun kalanların açacakları davada önce, kazanın olduğuna dair soruşturmayı yapan sigorta müdürlüğünden, kaza tahkikat evrakı getirtilir. Uzman bilirkişilerden (teknik) kusur raporu alınır. Şayet işverenin hiçbir kusuru olmadığı ve kusurun tümü işçide görünüyorsa davanın reddi gerekir. Olay kaçınılmaz etkenler sonucu oluşmuşsa bu taktirde zararın üçte ikisi işverendeymiş gibi birlikte kusur olarak üçte birlik kısım hesaplanan tazminattan indirilir. Olay üçüncü kişinin tamamen kusuru sonucu oluşmuşsa yapılan işle tehlike doğuran sebep arasında illiyet bağı olmadığından yine davanın reddi gerekir.

Kusur oranı belirlendikten sonra meslekten kazanma gücü kaybı oranının Sosyal Sigortalar Kurumunca tespiti beklenir. Meslekten kazanma gücünün kaybı %10'dan aşağı ise, sürekli işgöremezlik geliri bağlanamayacağından, sadece geçici işgöremezlik ödeneği tazminat hesabından düşülür. Meslekten kazanma gücünün kaybının %10'dan fazla olması halinde ise sigortaca bağlanan gelirin peşin sermaye değeri Sosyal Sigortalar Kurumu Genel Müdürlüğünden son maaş katsayısına göre sosyal yardım zamları ile birlikte belirlenerek dosya bilirkişiye verilir. Genelde tek kişilik hesap bilirkişi raporu esas alınarak karar verilir.

Bilirkişi hesap raporunun denetiminde muhtemel yaşam süresinin PMF tablolarına göre yapılması, ölen ve destek olunanın doğum tarihlerinin doğru gösterilmesi, erkek için aktif devrenin 60 yaş, kadın içinse 55 yaş (maden ve yeraltı işlerinde 5'er yıl eksik) olarak esas alınması, tazminata esas alınan gelirin bilinen son ücret olması (iş yerinde uygulanıyorsa son toplu iş sözleşmesine göre), işyerinde ücret bordroları imzalı değilse veya çifte bordro uygulanması durumunda gerçek ücretin tanık beyanları ve meslek odalarından bildirilen ücrete uygun bulunması, bilinmeyen dönem için ücretlerin %10 arttırılması ve aynı oranda iskonto ettirilmesi, destek olunanların yaşına göre destek süresi, emekli dönemi gelirlerinin hesaplanması hususlarına dikkat edilmek gerekir.

Öte yandan, işçinin maddi zararının tazmininde, işçinin zararın oluşumunda veya artmasında birlikte kusuru bulunduğunun tespiti halinde, hakimin bu olguyu ve tazminatın yüksekliğini gözeterek, maddi tazminatı belirlerken, zarardan belirli bir indirim yapması da mümkündür. (B.K.m.44)

Ölen işçinin dul eşi destekten yoksun kalma tazminatı isteyebilir. Ölümden önce boşanan eş tazminat alamadığı halde, karı-koca hayatı yaşadığı imam nikahlı kadın ölen işçinin destek olduğunu ispatlarsa işverenden tazminat isteyebilir. Dul eşin her an evlenmesi mümkün olduğundan (iddet müddeti hariç) evlenme şansı oranında bir miktar tazminattan düşülür.
Tazminattan indirim sırası da önem taşır. Hesaplanan tazminattan indirim yapılırken önce;

- birlikte kusur
- SSK yarımları dışında elde edilen yararlar
- SSK'ca bağlanan gelirin peşin sermaye değeri ve ödenen geçici iş göremezlik ödeneği
tutarı
- Eşin evlenme şansı
- B.K.m.43-44 uyarınca, olayın özelliği,tarafların kusur durumu,kaçınılmazlık sebepleri dikkate alınarak indirim yapılır.

İş kazası sonucu açılan maddi tazminat davasında hesaplanan maddi tazminattan kurumca bağlanan gelirlerin sadece dava tarihine kadar gerçekleşen miktarı değil, ondan sonra ileriye yönelik olarak gerçekleşen gelirlerinde tümünün indirilmesi gerekir.
Yapılan indirimlerden sonra kalan miktar için eğer istenmişse, olay tarihinden itibaren yasal %30 (1.1.1998'den sonraki davalarda %50) oranında faiz yürütülerek maddi tazminat hükme bağlanır.

III- MADDİ TAZMİNAT FAİZİ


İş kazası veya meslek hastalığı nedeniyle hüküm altına alınan maddi tazminat için, davalı tarafın temerrüde düşürülmesine gerek olmadığından, olay tarihinden itibaren faiz yürütülmesi gerekir. Bu tür uyuşmazlıklarda özellikle zararın başlangıcında faiz ve zamanaşımının belirlenmesi yönünden işçide oluşan meslekten kazanma gücü kaybının hiçbir kuşku ve duraksamaya yer vermeksizin saptanması gerekir. Bu bakımdan işçide oluşan meslekten kazanma gücü kaybının oluştuğu tarih belirlenerek bu tarihten itibaren faize karar verilmelidir.

Zararlandırıcı sigorta olayına maruz kalan işçinin geçirdiği iş kazası nedeniyle girdiği sürekli iş göremezlik oranının, sonradan yükseldiği tarih belirlenip o tarihten faiz yürütülmelidir. Olay tarihinden itibaren hesaplanan yasal faiz oranının uygulanması gerekir.

İş kazası nedeniyle işverene karşı açılan maddi tazminat davalarının sonucunda işçinin kusurundan dolayı bu tazminatları faiziyle birlikte ödeme durumunda kalan işverenin ödediği faizi, kusurlu işçisinden faizi ile birlikte isteme hakkı bulunmaktadır.

Bu başlık altında yazılanlar manevi tazminat için de geçerlidir.

24 Haziran 2018 Pazar

ÖZEL BELGEDE SAHTECİLİK SUÇU YARGITAY KARARI


T.C. YARGITAY
15.Ceza Dairesi

Esas:  2015/14133
Karar: 2015/30608
Karar Tarihi: 02.11.2015

ÖZEL BELGEDE SAHTECİLİK SUÇU - DOĞRUDAN GELİR DESTEĞİ ÖDEMESİ - BELGELERİN MAHKEME HEYETİ TARAFINDAN İNCELENİP ÖZELLİKLERİNİN ZAPTA GEÇİRİLEREK ALDATMA KABİLİYETİ BULUNUP BULUNMADIĞININ BELİRLENMESİ - HÜKMÜN BOZULDUĞU

ÖZET: Sanıkların mağdur Ö.’a ait birçok tarım arazisini onun rızası ile fiilen kullandıkları, mağdur Ö.’ın arazilerin kullanımı konusunda önceden rızası olduğunu ancak kimseyle kira sözleşmesi yapmadığını ve bu yönde izin vermediğini beyan etmesi karşısında, sanıkların gerçek bir durumun belgelenmesi amacıyla sahte kira sözleşmesi düzenlemeleri ve kullanmaları nedeniyle eylemin TCK’nın 211. maddesi kapsamında kaldığı gözetilmeden, 01/06/2005 tarihinden önce işlenen sahtecilik suçlarının zamanaşımına uğrayacağı dikkate alınarak, sahte sözleşmelerin hangi tarihte kuruma ibraz edildiği araştırılmadan ve sanık A.’in doğrudan gelir desteği için kullandığı üç adet sözleşme dışında suça konu diğer sözleşme asılları getirtilip, söz konusu belgelerin mahkeme heyeti tarafından incelenip özelliklerinin zapta geçirilerek aldatma kabiliyeti bulunup bulunmadığı belirlenmeden hüküm kurulması isabetsizdir.

(5237 S. K. m. 158, 207, 211) (765 S. K. m. 102, 104)

Dava ve Karar: Dosya incelenerek gereği düşünüldü;

Dolandırıcılık suçunun oluşabilmesi için;

Failin bir kimseyi, kandırabilecek nitelikte hileli davranışlarla hataya düşürüp, onun veya başkasının zararına, kendisine veya başkasına yarar sağlaması gerekmektedir. Hile nitelikli bir yalandır. Fail tarafından yapılan hileli davranış belli oranda ağır, yoğun ve ustaca olmalı, sergileniş açısından mağdurun inceleme olanağını ortadan kaldıracak nitelikte bir takım hareketler olmalıdır. Kullanılan hileli davranışlarla mağdur yanılgıya düşürülmeli ve bu yanıltma sonucu yalanlara inanan mağdur tarafından sanık veya bir başkasına haksız çıkar sağlanmalıdır. Hilenin kandırıcı nitelikte olup olmadığı olaysal olarak değerlendirilmeli, olayın özelliği, fiille olan ilişkisi, mağdurun durumu, kullanılmışsa gizlenen veya değiştirilen belgenin nitelikleri ayrı ayrı nazara alınmalıdır.

TCK'nın 158/1-e bendinde belirtilen, kamu kurum ve kuruluşlarının zararına olarak dolandırıcılık suçunun işlenmesi, nitelikli hal kabul edilmiştir. Hangi kurum ve kuruluşların, kamusal nitelik taşıdığı, o kurumun kadro bakımından bağlı olduğu durumu düzenleyen mevzuata göre belirlenir. Bu nitelikli halin oluşması için, eylemin kamu kurum ve kuruluşlarının mal varlığına zarar vermek amacıyla işlenmesi gerekir.

Zarar vermek, kamu kurum ve kuruluşlarından hakkı olmayan bir parayı almak ya da bir borcu geri vermemek şeklinde olabilir. Bu suçun zarar göreni kamu kurum ve kuruluşunun tüzel kişiliğidir. Kamu kurum ve kuruluşlarının zarar görmesi söz konusu değilse bu suç oluşmayacaktır. Dolandırıcılık suçunun Kamu yararına çalışan hayır kurumlarının zararına işlenmesi madde kapsamında değildir.

Sanık A....’in ....... İlçesi ....... Köyü'nde bulunan ve Ö. isimli mağdura ait olan 7,17, 64, 66, 111 ve 213 parsel numaralı taşınmazları 2005, 2006 ve 2007 yılları arasında, sanki mağdurdan kiralanmış gibi 3 adet sahte kira sözleşmesi düzenleyerek ve bu sözleşmeleri de ilgili kuruma ibraz etmek suretiyle 2005 ve 2006 yıllarında doğrudan gelir desteği ödemesi aldığı, 2007 yılı başvurusunda da durumun fark edilmesi nedeniyle sanığa herhangi bir ödeme yapılmadığı, aynı şekilde sanık A.’in mağdur Ö. ve Y.’a ait 1049, 105, 1047, 1048, 1014, 338, 376, 1015 parsel numaralı taşınmazları taşınmaz sahipleri yerine imza atarak sanık N.’e kiralanmış gibi 3 adet sahte kira sözleşmesi düzenlediği, sanık N.’in sahte sözleşmeler ile 2005 ve 2006 tarihleri arasında doğrudan gelir desteği aldığı, 2007 yılında doğrudan gelir desteği ödemesi yapılmadığı, sanık A....’in mağdur Ö. adına .......... numaralı taşınmazları taşınmaz sahipleri yerine imza atarak sanık D....’ye kiralamış gibi 2 adet kira sözleşmesi düzenlediği, sanık D.’nün sahte sözleşmeler ile 2006 yılı için doğrudan gelir desteği aldığı, 2007 yılında ise hesabı bloke edildiğinden para alamadığı, sanık A...’in Ö. adına kayıtlı 676, ................. parsel numaralı taşınmazları taşınmaz sahipleri yerine imza atarak sanık H.’a kiralamış gibi 2 adet kira sözleşmesi düzenlediği, sanık H.’ın sahte sözleşmeler ile 2006 yılı için 822.33 TL doğrudan gelir desteklemesi ve mazot gübre ödemesi aldığı, 2007 yılında ise hesabı bloke edildiğinden para alamadığının iddia edildiği olaylarda;

1-Nitelikli dolandırıcılık suçundan verilen hükme yönelik incelemede;

Mahkemece bozma üzerine yapılan yargılama sonucunda arazilerin belirtilen dönemlerde ekilip ekilmediğine ilişkin sanıkların beyanlarının aksine bir tespit yapılamadığı, 24/06/2014 tarihli İlçe Tarım Müdürlüğü’nün cevabi yazısında çiftçilerin üretim beyanı esas alınan ve muhtarca üretim yaptığı onaylanan arazilerin kurumlarınca ancak %2'sinin kontrol edilebildiğinin belirtilmiş olması, mağdur Ö.’ın beyanları nazara alınarak sanıkların atılı suçu işlediklerine dair her türlü şüpheden uzak delil bulunmadığından beraatlarına yönelik kararda bir isabetsizlik görülmemiştir.

Bozmadan sonra yapılan yargılamaya, toplanıp karar yerinde gösterilen delillere, mahkemenin kovuşturma sonuçlarına uygun olarak oluşan kanaat ve takdirine, incelenen dosya kapsamına göre, katılan vekilinin yerinde görülmeyen temyiz itirazlarının reddiyle, hükmün ONANMASINA,

2- Özel belgede sahtecilik suçundan verilen hükme yönelik incelemede;

Sanıkların mağdur Ö.’a ait birçok tarım arazisini onun rızası ile fiilen kullandıkları, mağdur Ö.’ın arazilerin kullanımı konusunda önceden rızası olduğunu ancak kimseyle kira sözleşmesi yapmadığını ve bu yönde izin vermediğini beyan etmesi karşısında, sanıkların gerçek bir durumun belgelenmesi amacıyla sahte kira sözleşmesi düzenlemeleri ve kullanmaları nedeniyle eylemin TCK’nın 211. maddesi kapsamında kaldığı gözetilmeden, 01/06/2005 tarihinden önce işlenen sahtecilik suçlarının 765 sayılı TCK'nın 102/4, 104/2. maddeleri gereğince zamanaşımına uğrayacağı dikkate alınarak, sahte sözleşmelerin hangi tarihte kuruma ibraz edildiği araştırılmadan ve sanık A.’in doğrudan gelir desteği için kullandığı 3 adet sözleşme dışında suça konu diğer sözleşme asılları getirtilip, söz konusu belgelerin mahkeme heyeti tarafından incelenip özelliklerinin zapta geçirilerek aldatma kabiliyeti bulunup bulunmadığı belirlenmeden yazılı şekilde hüküm kurulması,

Sonuç: Bozmayı gerektirmiş, katılan vekilinin temyiz itirazları bu itibarla yerinde görülmüş olduğundan hükümlerin bu sebepten dolayı 5320 sayılı Kanunun 8/1. maddesi gereğince uygulanması gereken 1412 sayılı CMUK'nın 321. maddesi uyarınca BOZULMASINA, 02.11.2015 tarihinde oybirliği ile, karar verildi.

ÖZEL BELGEDE SAHTECİLİK SUÇU YARGITAY KARARI


T.C. YARGITAY
23.Ceza Dairesi

Esas:  2015/3664
Karar: 2015/6139
Karar Tarihi: 05.11.2015

ÖZEL BELGEDE SAHTECİLİK SUÇU - OKUL MÜDÜRÜ SANIĞIN ÖĞRENCİLERDEN TOPLADIĞI PARALARI UHDESİNE GEÇİRDİĞİ VE VERDİĞİ MAKBUZLARIN ALTINA KATILANIN İMZASINI TAKLİT ETMEK SURETİYLE İMZALADIĞI - EYLEMİN ÖZEL BELGEDE SAHTECİLİK SUÇUNU OLUŞTURDUĞU

ÖZET: Oluşa, sanığın savunmalarına, katılanların beyanlarına, bilirkişi beyanlarına ve tüm dosya kapsamına göre; sanığın bu şekilde gerçekleştirdiği sabit görülen eylemlerinin özel belgede sahtecilik suçunu oluşturduğuna yönelik kabulde bir isabetsizlik görülmemiştir.

(5237 S. K. m. 155, 207) (YCGK 19.06.2007 T. 2007/10-108 E. 2007/152 K.)

Dava ve Karar: Dosya incelenerek gereği düşünüldü:

Okul müdürü sanık H..'in, yetkisi olmadığı halde okul bağışı adı altında öğrencilerden topladığı 3.505 TL'nin 945 TL'sini okul aile birliğinin hesabına yatırması gerekirken uhdesine geçirdiği ve söz konusu paraların toplanması sırasında öğrencilere verdiği makbuzların altına katılanın imzasını taklit etmek suretiyle imzaladığı, sanığın bu şekilde üzerine atılı suçları işlediği iddia ve kabul edilen somut olayda;

1-Sanık hakkında özel belgede sahtecilik suçundan kurulan mahkumiyet hükmüne yönelik temyiz incelemesinde;

Oluşa, sanığın savunmalarına, katılanların beyanlarına, bilirkişi beyanlarına ve tüm dosya kapsamına göre; sanığın bu şekilde gerçekleştirdiği sabit görülen eylemlerinin özel belgede sahtecilik suçunu oluşturduğuna yönelik kabulde bir isabetsizlik görülmemiştir.

Sonuç: Yapılan yargılamaya, toplanıp karar yerinde gösterilen delillere, mahkemenin kovuşturma sonuçlarına uygun olarak oluşan kanaat ve takdirine, incelenen dosya kapsamına göre, sanığın yerinde görülmeyen temyiz itirazlarının reddi ile hükmün ONANMASINA,

2-Sanık hakkında hizmet nedeniyle güveni kötüye kullanma suçundan kurulan hükme yönelik temyiz incelemesinde;

a- Bağış toplama görevi olmayan sanığın sabit görülen eyleminin TCK’nın 155/1 maddesinde düzenlenen güveni kötüye kullanma suçunu oluşturduğu gözetilmeden suç vasfında yanılgıya düşerek TCK’nın 155/2 maddesinde düzenlenen hizmet nedeniyle güveni kötüye kullanma suçundan hüküm kurulmuş olması,

b- Kabule göre de; Yargıtay Ceza Genel Kurulunun 19.06.2007 tarih ve 2007/10-108 E., 2007/152 K. sayılı ilamında da belirtildiği gibi yasa koyucunun ayrıca adli para cezası öngördüğü suçlarda, hapis cezasının alt sınırdan tayini halinde mutlak surette adli para cezasının da alt sınırdan tayini gerektiği yönünde bir zorunluluk bulunmamakta ise de, yeterli ve yasal gerekçe gösterilmeksizin adli para cezasının alt sınırın üzerinde 60 gün olarak tayin edilmesi,        

Bozmayı gerektirmiş, sanığın temyiz itirazları bu itibarla yerinde görülmüş olduğundan, hükmün bu nedenlerle, 5320 sayılı Kanun'un 8/1. maddesi gereğince uygulanması gereken 1412 sayılı CMUK'nın 321. maddesi uyarınca BOZULMASINA, 05.11.2015 tarihinde oybirliği ile karar verildi.

ÖZEL BELGEDE SAHTECİLİK SUÇU YARGITAY KARARI


T.C. YARGITAY
11.Ceza Dairesi

Esas:  2015/6814
Karar: 2015/29740
Karar Tarihi: 15.10.2015

SAHTECİLİK SUÇU - ÖZEL HÜKÜM NİTELİĞİNDE BULUNAN ELEKTRONİK HABERLEŞME KANUNUNUN MADDESİNDEKİ DÜZENLEME GEREĞİNCE SANIĞA ÖN ÖDEME ÖNERİSİNDE BULUNULARAK SONUCUNA GÖRE HÜKÜM KURULMASI GEREKTİĞİ – KİŞİNİN BİLGİSİ VE RIZASI DIŞINDA İŞLETMECİ VEYA ADINA İŞ YAPAN TEMSİLCİSİ TARAFINDAN ABONELİK TESİSİ

ÖZET: Özel hüküm niteliğinde bulunan Elektronik Haberleşme Kanunu'nun maddesindeki düzenleme gereğince sanığa ön ödeme önerisinde bulunularak sonucuna göre hüküm kurulması gerektiği gözetilmeden, yazılı şekilde karar verilmesinde isabet görülmediğinden bahisle Ceza Muhakemesi Kanunu’nun maddesi uyarınca, anılan kararın bozulması istenilmiş olmakla, hükmün bozulması gerekmiştir.

(5237 S. K. m. 207) (5809 S. K. m. 63) (5271 S. K. m. 309)

Dava: Adalet Bakanlığı Ceza İşleri Genel Müdürlüğünün 04.06.2015 gün ve 2015-11358/36865 sayılı kanun yararına bozma istemine atfen Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığınca düzenlenen 29.06.2015 gün ve KYB. 233561 sayılı ihbarnamesi ile;

Özel belgede sahtecilik suçundan sanık M.. T..'ın, 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu'nun 207/1 ve 62/1. maddeleri uyarınca 10 ay hapis cezası ile cezalandırılmasına dair Antalya 16. Asliye Ceza Mahkemesinin 14/10/2014 tarihli ve 2013/772 esas, 2014/843 sayılı kararını kapsayan dosyanın incelenmesinde;

19/02/2014 tarihinde yürürlüğe giren 6518 sayılı Kanunun 104 ve 105. maddeleri ile değişik 5809 sayılı Elektronik Haberleşme Kanunu'nun 63. maddesinin 10. fıkrası ile yaptırıma bağlanan 56. maddesinin 4. fıkrasındaki "Kişinin bilgisi ve rızası dışında işletmeci veya adına iş yapan temsilcisi tarafından abonelik tesisi, işlemi veya elektronik kimlik bilgisini haiz cihazların kayıt işlemi yapılamaz ve yaptırılamaz, bu amaçla gerçeğe aykırı evrak düzenlenemez, evrakta değişiklik yapılamaz ve bunlar kullanılamaz" ve 5. fıkrasındaki "Gerçeğe aykırı evrak düzenlemek veya değiştirmek suretiyle kişinin bilgi ve rızası dışında tesis edilmiş olan abonelikler kullanılamaz" hükmü karşısında; özel hüküm niteliğinde bulunan 5809 sayılı Elektronik Haberleşme Kanunu'nun 56. maddesindeki düzenleme gereğince sanığa önödeme önerisinde bulunularak sonucuna göre hüküm kurulması gerektiği gözetilmeden, yazılı şekilde karar verilmesinde isabet görülmediğinden bahisle 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu’nun 309. maddesi uyarınca, anılan kararın bozulması istenilmiş olmakla, Dairemize gönderilen dosya incelenerek gereği görüşüldü:

Karar ve Sonuç: İncelenen dosya içeriğine göre; kanun yararına bozma istemine atfen düzenlenen ihbarnamedeki düşünce yerinde görüldüğünden, Antalya 16. Asliye Ceza Mahkemesi'nin 14.10.2014 tarih, 2013/772 esas, 2014/843 sayılı kararının 5271 sayılı CMK’nun 309. maddesi uyarınca BOZULMASINA, müteakip işlemlerin mahallinde takdir ve ifasına, dosyanın Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığına TEVDİİNE, 15.10.2015 gününde oybirliği ile, karar verildi.

ÖZEL BELGEDE SAHTECİLİK SUÇU YARGITAY KARARI


T.C. YARGITAY
21.Ceza Dairesi
Esas:  2016/468
Karar: 2016/649
Karar Tarihi: 02.02.2016

ÖZEL BELGEDE SAHTECİLİK SUÇU - KİŞİNİN BİLGİ VE RIZASI DIŞINDA TESİS EDİLMİŞ OLAN ABONELİK - SANIĞIN MÜŞTEKİNİN KİMLİK BİLGİLERİNİ KULLANARAK GSM ABONELİK SÖZLEŞMESİ DÜZENLEMESİ EYLEMİ - 5809 SAYILI ELEKTRONİK HABERLEŞME KANUNU

ÖZET: "Kişinin bilgisi ve rızası dışında işletmeci veya adına iş yapan temsilcisi tarafından abonelik tesisi, işlemi veya elektronik kimlik bilgisini haiz cihazların kayıt işlemi yapılamaz ve yaptırılamaz, bu amaçla gerçeğe aykırı evrak düzenlenemez, evrakta değişiklik yapılamaz ve bunlar kullanılamaz" ve "Gerçeğe aykırı evrak düzenlemek veya değiştirmek suretiyle kişinin bilgi ve rızası dışında tesis edilmiş olan abonelikler kullanılamaz" hükmü karşısında; sanığın, müştekinin kimlik bilgilerini kullanarak GSM Abonelik Sözleşmesi düzenlemesi eylemi, özel hüküm niteliğinde bulunan ve önödeme kapsamında olan 5809 sayılı Elektronik Haberleşme Kanunu'nun 56. maddesine uyduğundan dosyanın Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığına İADESİNE karar verilmiştir.

(5237 S. K. m. 7, 50, 52, 62, 207) (5809 S. K. m. 56, 63) (5271 S. K. m. 309)

Dava ve Karar: Adalet Bakanlığı Ceza İşleri Genel Müdürlüğünün 20.11.2015 gün ve 2015/24101/76323 sayılı kanun yararına bozma istemine atfen Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığınca düzenlenen 15.12.2015 gün ve KYB.2015/386915 sayılı ihbarnamesi ile;

Özel belgede sahtecilik suçundan sanık ......’nun, 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu'nun 207/1, 62/1, 50/1-a ve 52/2. maddeleri uyarınca 6.000,00 Türk lirası adli para cezası ile cezalandırılmasına dair Adana .... Asliye Ceza Mahkemesinin 04/07/2013 tarihli ve 2011/242 esas, 2013/567 sayılı kararının kesinleşmesini müteakip, 19.02.2014 tarih ve 28918 sayılı Resmi Gazete’de yayımlanarak aynı gün yürürlüğe giren 5809 sayılı Elektronik Haberleşme Kanunu'nun 63. maddesindeki değişikliğin sanık lehine uyarlanması talebinin reddine ilişkin aynı mahkemenin 27/08/2015 tarihli ve 2011/242 esas, 2013/567 sayılı ek kararına yönelik itirazın keza reddine dair mercii Adana ...... Ağır Ceza Mahkemesinin 03/09/2015 tarihli ve 2015/696 değişik iş sayılı kararını kapsayan dosyanın incelenmesinde;

Dosya kapsamına göre Yargıtay 11. Ceza Dairesinin 24/10/2014 tarihli ve 2012/29948 esas, 2014/17470 sayılı ilâmında da belirtildiği üzere, 19.02.2014 tarih ve 28918 sayılı Resmi Gazete’de yayımlanarak aynı gün yürürlüğe giren 6518 sayılı Kanunun 104 ve 105. maddeleri ile değişik 5809 sayılı Elektronik Haberleşme Kanunu'nun 63. maddesinin 10. fıkrası ile yaptırıma bağlanan 56. maddesinin 4. fıkrasındaki "Kişinin bilgisi ve rızası dışında işletmeci veya adına iş yapan temsilcisi tarafından abonelik tesisi, işlemi veya elektronik kimlik bilgisini haiz cihazların kayıt işlemi yapılamaz ve yaptırılamaz, bu amaçla gerçeğe aykırı evrak düzenlenemez, evrakta değişiklik yapılamaz ve bunlar kullanılamaz" ve 5. fıkrasındaki "Gerçeğe aykırı evrak düzenlemek veya değiştirmek suretiyle kişinin bilgi ve rızası dışında tesis edilmiş olan abonelikler kullanılamaz" hükmü karşısında; özel hüküm niteliğinde bulunan 5809 sayılı Elektronik Haberleşme Kanunu'nun 56. maddesindeki düzenleme de gözetilip. 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu'nun 7/2. maddesi gereğince sanığın hukukî durumunun yeniden değerlendirilmesi gerektiği cihetle, itirazın bu yönden kabulü yerine yazılı şekilde reddine karar verilmesinde isabet görülmediğinden bahisle 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu’nun 309. maddesi uyarınca, anılan kararın bozulması istenilmiş olmakla, Dairemize gönderilen dosya incelenerek gereği görüşüldü:

Sonuç: Hükümden sonra 19.02.2014 tarih ve 28918 sayılı Resmi Gazete'de yayımlanarak aynı gün yürürlüğe giren 6518 sayılı Kanunun 104 ve 105. maddeleri ile değişik 5809 sayılı Elektronik Haberleşme Kanunu'nun 63. maddesinin 10. fıkrası ile yaptırıma bağlanan 56. maddesinin 4. fıkrasındaki "Kişinin bilgisi ve rızası dışında işletmeci veya adına iş yapan temsilcisi tarafından abonelik tesisi, işlemi veya elektronik kimlik bilgisini haiz cihazların kayıt işlemi yapılamaz ve yaptırılamaz, bu amaçla gerçeğe aykırı evrak düzenlenemez, evrakta değişiklik yapılamaz ve bunlar kullanılamaz" ve 5. fıkrasındaki "Gerçeğe aykırı evrak düzenlemek veya değiştirmek suretiyle kişinin bilgi ve rızası dışında tesis edilmiş olan abonelikler kullanılamaz" hükmü karşısında; sanığın, müştekinin kimlik bilgilerini kullanarak GSM Abonelik Sözleşmesi düzenlemesi eylemi, özel hüküm niteliğinde bulunan ve önödeme kapsamında olan 5809 sayılı Elektronik Haberleşme Kanunu'nun 56. maddesine uyduğundan, Sonuç: 5237 sayılı TCK'nun 7/2. maddesi gereğince, sanığın hukuki durumunun yeniden değerlendirilmesi gerektiği cihetle, uyarlama talebinin reddine ilişkin ek karara vaki itirazın bu yönden kabulü yerine yazılı şekilde reddine karar verilmesinde isabet bulunmadığı anlaşılmakla, kanun yararına bozma istemine atfen düzenlenen ihbarname içeriği yerinde görüldüğünden, mercii Adana ... Ağır Ceza Mahkemesinin 03.09.2015 gün ve 2015/696 değişik iş sayılı kararının CMK'nun 309. maddesi uyarınca BOZULMASINA, müteakip işlemlerin mahallinde yerine getirilmesine, dosyanın Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığına İADESİNE, 02.02.2016 gününde oybirliği ile, karar verildi.